İSLAM GÜZEL AHLAKTIR (HADİS-İ ŞERİF)
  FARUKÎ SOHBETİ
 

FARUKİ SOHBETİ

Abdullah Fârûkî el-Müceddidî (k.s) Hazretleri ile Mevlânâ (k.s), Mesnevî ve Mevlevîlik Üzerine

“Hazret-i Mevlânâ’nın yolu aşk yoludur; aşk ise mutlaka dışa vurur.”

-Efendim, Hz. Mevlânâ deyince ilk akla gelen husus, semâ ve raks konusudur. Sizin de bu konuyu eserlerinizde ele aldığınızı görüyoruz. Fakat bâzı çevrelerce Hz. Mevlânâ’nın hiç cehrî zikir ve semâ yapmadığı gündeme getiriliyor. Gönül gözüyle, bu iddiaları nasıl değerlendirirsiniz?

-Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve ehlibeytihî ve etbâihî ve esğârihî ve zürriyyâtihî bi-adedi külli şey’in fi’d-dünyâ ve’l-âhireti kezâlik.

Cenâb-ı Hakk’a hamd-ü senâdan sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’e tahiyyelerin en güzeli olsun. Ve büyüklerimize de bağlılığımızı ve itâatımızı bildiririz.

Mevlânâ Hazretleri nefsini tezkiye yoluyla yetişmiştir. Zâten babası da Nakşî şeyhiydi. Babasından da ders almakla berâber, özellikle Hazret-i Şems-i Tebrîzî (k.s) ile buluştuktan sonra yetişmesini tamamlamıştır.

Şems-i Tebrîzî Hazretleri ona bu cehrî yolu târif etti. Birlikte günlerce cehrî zikir yaptılar. Hattâ öyle oldu ki, bütün millet fitneye düştü; haklarında kötü sözler söylemeye başladılar. Onlar, Allah’a öyle âşık idiler ki, zikrinden hiç bir ân gâfil olmazdılar. Hattâ, vallâhi Hazret-i Mevlânâ kabrinde şimdi bile Allah’ı zikrediyor.
Burada Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîsinin tecellîsi vardır: “Kim ne hâl üzere ölürse, kabrinde de o hâl üzeredir, o hâl üzere diriltilir.

” Meselâ Hazret-i Osman-ı Zinnûreyn (r.a) Efendimiz, şimdi hâlâ Kur’ân okuyor kabr-i şerîflerinde... Hazret-i Mevlânâ da cehrî zikirle çok meşgûl olduğu için Cenâb-ı Hakk onun rûhunu o şekilde kabzetmiştir ve o şekilde de diriltecektir inşâallah.

Onun yolu güzel bir yoldur. Aşk yoludur. Aşk yolu dışarıya vurur. Yani aşk mutlaka dışa vurur. Hazret-i Muhammed Bahâeddîn (k.s) Hazretleri dahi böyleydi. O da öyle coşkuluydu. Ama bilahare Cenâb-ı Hakk kendisini hafî yola memûr etti. Ondan sonra o yolu tuttu. Ama o bile bâzen cehrî zikir yapardı. Âlem-i mânâda kendisinden işittim:

“Benim üstâdım Seyyid Emîr Külâl (k.s) Hazretleri cehrî zikir yapardı. Zâten onun zamânında hafî ve cehrî yol berâber geliyordu. Ben üstâdımın yolunu çok severdim. Aklıma geldikçe hep onun cehrî zikrini yaparım. Cenâb-ı Hakk beni bu yola memur etti ama yine o yolu da bırakmam.”

Hazret-i Mevlânâ da bu âlî yolu tâkip eden yüce velîlerden biridir. Onun Mesnevî’sini okuyan anlar bunu...

-Gördüğümüz kadarıyla Mesnevî’ye özel bir önem veriyor ve sohbetlerinizde Mesnevî’yi okuyorsunuz. Mesnevî’nin “Mesnevî-i Şerîf” şeklinde anılmasının sebebi nedir? Mesnevî’nin bu kadar yaygın olarak okunmasını ve dünya çapında tanınmasını neye bağlıyorsunuz?

-Mesnevî-i Şerîf mübârek bir kitaptır. Dünyâda “şerîf” unvânıyla anılan üç kitap vardır: Biri Buhârî-i Şerîf, biri Şifâ-i Şerîf, üçüncüsü de Mesnevî-i Şerîf’tir. Mesnevî-i Şerîf ilhamla yazılmıştır. Yani insan, Mesnevî’yi her okuyuşunda başka anlar. Aynı şeyi anlamaz her defâsında... Mesnevî’yi on sefer okusan, on türlü anlarsın. İlhamla yazılmış olmasının bir işâretidir bu... Mesnevî üzerindeki ilham hâlâ daha devâm etmektedir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) buyurmuş ki; “Akıllara göre konuşun.” İşte Mesnevî-i Şerîf de böyledir; her akla göre konuşur. Çocuk okusa, çocuğa hitâb eder. Âlim okusa, ilmine göre konuşur. Aşk sâhibi okusa, aşk verir. Yani kim ne kasıtla okusa, o şekilde hitâb eder ve insan onu her defâsında ayrı ayrı mülâhaza eder.

Elhamdülillah, bu fakîre o’nun yolu nasîb olmuştur. Onun yolunu bildiğim için konuşuyorum; bilmesem konuşmam.

-Efendim, piyasada çeşitli Mesnevî şerhleri mevcut. Acaba bu şerhler içinde hangisini tavsiye edersiniz?

-Tâhirü’l-Mevlevî’nin şerhini tavsiye ediyorum. O kadar güzel bir üslûpla şerh etmiş ki, hem bir Mesnevî kadar da öyle bir ilim serdetmiş. En güzeli Tâhirü’l-Mevlevî’nin şerhidir.

-Günümüzde Mevlevîliğin temsilcileri olduklarını iddia edenler var. Onları nasıl görüyorsunuz Efendim?

-Artık Mevlevîliğin aslı hemen hemen yok gibidir. Yani Hazret-i Mevlânâ’nın tâkipçileri yeryüzünde hiç kalmadı sanki... Şimdi yapılan o ihtifallerin, kutlamaların hepsi taklittir ve ruhsuzdur. Mevlânâ Hazretleri’nin dergâhı artık müze hâline gelmiş. Herkes geliyor; ama ben âlem-i mânâda kendisinden işittim:

“Ben orada durmuyorum ki. Ben üstâdım Şems’in oradayım. Gelirsen oraya gel.” dedi bana... Yalnız bir seferinde de; “Seni dergâha bekliyordum, niye gelmedin? Ne de olsa orası benim dergâhımdır. İyisi de gelir, kötüsü de gelir. Olsun, benim dergâhımdır. Zâten bizim kapımızı Cenâb-ı Allah çok geniş açmıştır.” dedi. Kendisine söz verdim; inşâallah o’nu kardeşlerimle berâber devamlı ziyâret edeceğiz.

-İnşâallah… Efendim Mesnevî’de; “Firavun ‘ben Hakk’ım’ dedi, mahvoldu; Mansûr, ‘ben Hakk’ım’ dedi kurtuldu.” şeklinde bir beyit var. Bu beyti şerh eder misiniz?

-Firavun, nefsinden ‘Ben Hakkım’ demişti. Ama Mansûr (k.s), mahviyetinden ‘Ben Hakk’ım’ demişti. Mansûr, Hakk’ta o kadar yok olmuştu ki, Hakk’tan başka bir şey görmüyordu. Ama Firavun, nefsinden konuşuyordu. Onun bir yamağı vardı; Hâmân... Esas, onu bu iddiâlara sürükleyen kişi...

Zaman zaman ona Firavun şöyle diyordu: “Ben de biliyorum Allah değilim, ama…” Fakat Hâmân; “Olmaz, sen bir defâ ilahlığını halka îlân ettin, artık geri adım atamazsın.” diyerek onu bırakmıyordu. Hâmân’dır aslında onu buna sürükleyen...

Ama Mansûr o kadar mahvolmuştu ki, her zerresinde Hakk tecellî etmişti. Hakk’ı târif ediyordu. Bu husûsu İmâm-ı Rabbânî (k.s) Hazretlerine soruyorlar; diyor ki: “Mansûr, bu zamanda Hakk’ı benden daha iyi bilen kimse yoktur, demek istiyordu.” Aslında Mansûr’un demek istediği budur.

Bir de Allah dostlarının cezbeli hâllerindeki, sekr hâlinde konuştukları sözleri, tam olduğu gibi zâhiriyle anlamamak lâzımdır; onları şerh etmek lâzımdır. Şerh etmeden mânâ vermek doğru olmaz. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri de bu sözü yukarıda açıkladığımız şekilde şerh etmiştir.

-Bir eserinizde “Küfür zannedilen semâ’ kâfirin dîne girmesine sebep olur. Semâ’a haram diyen müteşeyyihler ise mü’minleri zikirden uzaklaştırır.” diyorsunuz. Hazret-i Mevlânâ’nın semâ’ını inkâr edenler için mi söylüyorsunuz?

-Hazret-i Mevlânâ aslında bu dönüşü Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in sahâbîlerinden almıştır. Bir gün Efendimiz (s.a.v)’in huzûrunda Câfer-i Tayyâr (r.a), Hazret-i Ali (k.v) ve Zeyd b. Hârise (r.a) bulunuyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) Câfer (r.a)’e; “Sen benim yaradılışıma ve ahlâkıma benziyorsun.” buyurunca, Câfer (r.a) raksa (dönmeye) başladı. Arkasından Hazret-i Ali (k.v)’ye; “Sen bendensin, ben de sendenim.” buyurunca Hazret-i Ali (r.a) de heyecâna kapılıp raksetti. Hazret-i Zeyd;

“Sabırsızlanıyordum, acaba bana ne diyecek diye.” diyor. Zeyd (r.a)’e de; Sen bizim kardeşimiz, âzâd edilmiş kölemizsin.” buyurunca o da heyecanlandı ve raksetti. Bu hadîsi İmâm-ı Gazâlî İhyâ’da naklediyor.

Akıl başta iken dönmeye “tevâcüd” denir. Hazret-i Mevlânâ’nın semâ’ı da tevâcüddür. Bir nevi sünnettir bu. Hazret-i Mevlânâ’nın dönüşü sahâbenin sünnetidir. Yukarıdaki rivâyet, hadîs kitaplarında da vârid olmuştur. İmâm Gazâlî de İhyâ Tercümesinin 5. cildinde bunu yazmıştır. İsteyen oradan bakabilir.

Zâten Hazret-i Mevlânâ diyor ki; “Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın bendesiyim. Ben Muhammed-i Muhtâr’ın ayağının tozuyum. Kim benden Kur’ân’dan başka bir şey söylerse, ben ondan da bîzârım, onun sözlerinden de bîzârım...” Aşağı yukarı her beytinde Hakk’tan bahseder Mevlânâ.. Hemen hiç bir beyti yoktur ki, Cenâb-ı Hakk’tan bahsetmesin. Tabiî bunu herkes anlayamaz; ama anlattığı şeylerin hepsi de haktır. Bu zamanda yeryüzünde Allah’a şükür ki Mevlânâ Hazretlerini bu fakîrden daha iyi tanıyan hiç kimse yoktur. Elhamdülillah.

Vallâhi Mevlânâ Hazretleri sünnetten hiç ayrılmamıştır. Rasûlullah’ın aşkı da onda doruk noktadaydı. O’ndan kendisine bir nûr gelince dayanamayıp raksa başlardı. Yoksa her hâli sünnettir. Rasûlullah (s.a.v)’den hiç ayrılmamıştır.
Aslında hiç bir velî Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in sünnetinden ayrılmamıştır.

Onların hâllerini dikkatle düşünecek olursanız, bütün hâlleri sünnettir onların. Onun için Hazret-i Mevlânâ kâfirlere bile Rasûlullah’ın sünnetini sevdiriyor. Zâten gelenler aslında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sünnetine geliyorlar. Çünkü aslı Rasûlullah’tan geliyor bu semâ’ın... Mühimdir ki, Rasûlullah (s.a.v)’in sünnetlerini sevdirmek gerek. Zâten o Zât-ı Risâletpenâhî buyuruyor: “Sevdirin, nefret ettirmeyin.”

İster kâfir olsun, ister münâfık olsun, ister günahkâr mü’min olsun, kim olursa olsun, tasavvuf büyüklerinin hâllerinden bir hâli beğenmeleri, onları îmân dâiresine çeker. Aslında o sevilen hâl, Rasûlullah (s.a.v)’e âittir; aslı oradan gelmektedir. Netîcede Cenâb-ı Hakk, Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’e uydukları için, onlara îmân nasip ediyor. Aslı budur.

-Efendim, Şems-i Tebrîzî (k.s) ile Hazret-i Mevlânâ (k.s) arasında geçen bâzı ahvâl var. Bunlardan birinde Hazret-i Şems, Hazret-i Mevlânâ’nın bütün kitaplarını havuza attırıyor. Bunun gerçek sebebi ne olabilir acabâ?

-Bir mürşidin bir talebesine kendisini sevdirmesi, kabûl ettirmesi lâzımdır. Sevgi yönünden, itâat yönünden... İşte burada da bu mesele kendini gösteriyor. Bütün kitaplarını suya attırıyor. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s)’ın yazdığı bir kitap var; içinde de çok incelikler mevcut. Bunlara “Kâl ilmi” demişler. Hazret-i Mevlânâ bu kitabın da suya atılmasından dolayı biraz üzülmüş. Kıymetli bir eser...

Şems Hazretleri onun üzüldüğünü görünce, ona kendisini kabûl ettirmek için elini atıyor ve o kitabı havuzdan çıkarıyor. Kitaptan su damlayacağı yerde, tozunu çırpıyor. “Al” diyor. “O kâl ilmi ise bu da hâl ilmidir” diyor. Kendisine o kitabı takdîm ediyor. Bu da Hazret-i Mevlânâ’nın sadâkatini artırmıştır.

Burada bir nokta var ki, o da şudur: Ehlullah, insanın bilgisini bir ânda silebilir. Siler; ama ondan daha kıymetli bir ilim gelir yerine... Cenâb-ı Hakk bir kimseyi kendisine dost ittihâz ettiğinde onu câhil bırakmaz. Mutlaka ona ilimleri alıştırır, bellettirir, öğretir. Örnekleri çoktur... Meselâ Ladikli Ahmed Efendi... Ümmî, çoban, hiç bir okul, medrese görmemiş, tahsîli yok... Ama öyle vaazlar veriyormuş ki, onu işitenlerin akılları hayran kalıyormuş. Âyetleri öyle güzel anlatıyor, hadîsleri öyle güzel şerh ediyor ki, bütün ulemâ hayretler içinde kalıyorlar. Onu Hızır Aleyhisselâm yetiştirmiştir. Gerçi Hızır Aleyhisselâm da müstakil değildir; Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in bilgisi dâhilindedir onun tasarrufları da... Efendimiz’in haberi vardır onlardan...

Hazret-i Peygamber (s.a.v) buyurmuş ki; “Allah, kardeşim Hazret-i Mûsâ’ya iyilik versin; biraz daha sabırlı olsaydı, daha çok şey öğrenecektik.” Böyle bir hadîs-i şerîfi var Efendimiz’in. Bundan maksad; Hz. Mûsâ’nın ağzından işitmektir. Yani, onun bazı şeyleri itiraf etmesidir. Cenâb-ı Hakk her kuluna aynı nîmeti vermiyor. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’a da ledün ilmini vermemiştir Cenâb-ı Hakk... Ama bizim Peygamberimiz (s.a.v) aynı zamanda ledün ilminin de şâhıdır, sultânıdır elhamdülillah...

Mısır’da birine rastladım; bize geldi. Hızır Aleyhisselâm hakkında kitap yazacakmış… Bilgi toplamaya çalışıyor. Prof. Batavî’ye gelmişti... “İlâhiyâtı bitirdim, bu konuyu araştırıyorum.” dedi. “Sen intisablı mısın?”

dedim; “Değilim.” dedi. “Ne anlayacaksın sen ondan; intisablı olmayınca bu ilmi nasıl tecrübe edeceksin?” Kendisine böyle söyledim. Biraz sonra da Şeyh Batavî geldi. O da aynı şeyleri sordu: “Sen bir yere intisablı mısın?” dedi. Ona da hayır dedi. O da “Nasıl anlayacaksın bu ilmi?” diye sordu. Ben artık gülmeye başladım...

İşte kim Mesnevî’yi ve Hazret-i Mevlânâ (k.s)’nun yolunu tecrübe etmek isterse edebilir: Bir Fâtiha üç İhlâs okusun, bir sıkıntısı varsa Mesnevî’yi açsın... Rasûlullah Efendimiz (s.a.v)’in rûhuna, bütün sâdâtın ruhuna, Hazret-i Pîr’in rûhuna, Hazret-i Şems’in rûhuna bağışlasın, sonra da açsın okusun Mesnevî’yi... Görecek ki, orada meseleleri gâyet rahat bir şekilde çözülüyor. Bu fakîr, bunu yüzlerce, belki binlerce kere tecrübe ettim; her zaman da faydasını gördüm. Böyle yapılırsa insan Mesnevî’de reçetesini bulur.

Bakın burada bir çok insan var. Mesnevî-i Şerîf de var... Herkes kalbinden bir şey tutsun. Bir Fâtiha, üç İhlâs okusun, herkese ayrı ayrı cevaplar verir Mesnevî ve Mevlânâ... Verir Efendim, bu Allah dostudur.

Hazret-i Mevlânâ diyor ki; “Ormanın içi aslandan gizli değildir. Aslan, ormanın her yanını gezer. Ve kimse de onun önünde duramaz. Öyle değil midir? İşte Allah dostları da aslandan geri değildir; “kalp câsûsları”dır onlar.”
(Abdullah Fârûkî el-Müceddidî (k.s) Hazretleri burada Mesnevî-i Şerîf Şerhi’ni getirtti ve oradan bir kaç bölüm okudu.)

-Teşekkür ederiz. Allah râzı olsun. Bizi aydınlattınız.

-Ve’s-Selâmu alâ men ittebea’l-Hüdâ..
_________________
EDEB YA HU DER BENİM CANIM EFENDİM

 
  BUSİTEYİ 16212 ziyaretçi (29625 klik) KİŞİ SİTEMİZİ ZİYARET ETTİ islamiyetimiz571.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
style type="text/css">